Sunday, July 15, 2018
JAK ŞALOM’LA ’68 RÜZGÂRI VE SİNEMATEK ÜZERİNE
Kültürel “kurtarılmış bölge”
06.07.2018
Söyleşi: Fırat Yücel
Onat Kutlar öncülüğünde 1965’te kurulan ve 12 Eylül
darbesinde kapanan Sinematek yeniden kuruluyor. Kadıköy Belediyesi tarafından
Yoğurtçu Parkı’nın yanıbaşına inşa edilen binanın yıl sonunda hizmete girmesi
planlanıyor. Geçmişteki Sinematek Derneği’nin ilk kayıtlı üyesi olarak projeye
büyük katkı veren Jak Şalom’la ’68 ikliminde yaşanan ve kamusal kültürde derin
izler bırakan bu öncü deneyimi bütün boyutlarıyla konuştuk.
Bir fotoğrafla
başlayalım. Genişçe bir masanın etrafındasınız, Hüseyin Baş en solda oturuyor,
Onat Kutlar ayağını sandalyenin üzerine koymuş, dizine dayadığı elinde bir
sigara, konuşma sırasını hararetle bekliyor gibi. Siz de onun yanındasınız. Bu
fotoğraf ne zaman, nerede çekildi ve nasıl elinize geçti?
1967’ye ait bir fotoğraf. Sinematek’te çekilmiş. O zamanki
büro Mis Sokak’taydı. Aşağıda Mis Hamamı, yukarıda Sinematek’in büroları vardı.
Sinemanın kendisi ise Kervan Sineması idi. Şişli Camii’nin arkasında
Bomonti’ye, Okmeydanı’na doğru bir yerdi. Uzaklığına rağmen herkes gidiyordu
oraya. İstanbul’da sefer daha kolaydı. Daha az insan ve daha az araba vardı.
Bugün düşünülse, yönetici ekip “kimse gelmez oraya” der. Sıraselviler’deki
sinema ‘70’in kasımında açıldı. Bu fotoğrafta karşımızda kimler var, hatırlamıyorum,
ama herkesin elinde kalem kâğıt, notlar tutuluyor. Şakir (Eczacıbaşı) Bey orada
değildi. O çok az gelirdi. Gündüz görmek mümkün değildi. Ve gördüğümüz gibi
önümüzde Uludağ maden suyu şişeleri var. Neyin toplantısı olduğunu
hatırlamıyorum. Bu fotoğrafı bana Hüseyin ölmeden üç-dört ay önce verdi. Bana
bir fotoğraf vereceğini söylemişti, “tabii, memnun olurum” falan demiştim.
Fotoğrafın ne olduğunu bilmediğimden üstünde durmamıştım. Ölmeden önce evine
ziyarete gittim, Teşvikiye’de idi. O ziyaretimde verdi bana fotoğrafı. Zarf
içinde hazırlamış, büyütmüş, “sende kalsın” dedi. Tabii ağır hastaydı. “Onat
zaten gitti, ben de gidiyorum” der gibiydi, “bizim en gencimiz sensin” diyordu
bana. Sanki bana öyle geldi. Atletizm yarışlarında bayrağı vermek gibiydi. Bu
resim o resim. Maalesef Sinematek’le ilgili olarak o dönemden elimizde çok az
belge var. O zaman fotoğraf makinesi çok azdı. Pahalıydı. Pelikülü yıkatmak da
bütçe gerektiriyordu. Profesyoneller, Ara Güler’ler falan hep resim çekiyordu,
ama hatıra resmi diye bir şey yoktu. Basın zaman zaman geliyordu, fotoğrafçılar
gelip resim çekiyorlardı. Ciddi bir araştırma yapmak lazım. Bu da yeni
Sinematek’in görevi olsun. Arşivleri arayıp gazete yönetimlerine giderek orada
ilgili yılların koleksiyonları taramak. Negatifi yok bu fotoğrafın. Allahtan
iyi bir pozitif.
Siz daha düşünceli ve sessiz görünüyorsunuz. Bu fotoğrafın
verdiği izlenim, sizin Sinematek’te iş bitirici, ama sessiz bir karakter
olduğunuz. Bu doğru mu?
Şöyle söylemek lazım: Fotoğrafta ben 21 yaşındayım. Onat’la
aramızda on yaş fark var. Hüseyin de ‘29 doğumlu, dolayısıyla Onat’tan yedi yaş
büyük. Onat kitabıyla ödül almış genç bir yazar, kişiliğini kabul ettirmiş,
Hüseyin tanınmış bir gazeteci, TİP’li (Türkiye İşçi Partisi), ben adsız bir
Sinematek çalışanıyım, dolayısıyla daha geride kalmam normal. Yazılar yazıyorum
Sinematek dergisinde, genellikle yazılarım beğeniliyor, yankısı bana geliyor. O
saptamanız doğrudur. Daha sakin ve iş bitiriciydim.
Sinematek nasıl bir yerdi?
Sinematek’in bulunduğu kat tek bir parçadan oluşan bir
dörtgendi. Tuvalet dışarıdaydı. Bir kapı ve dört duvardı Mis Sokak’taki yer.
Seyyar bir perde vardı, ara sıra falancanın çektiği 16 mm ya da 35 mm filmi
kendi aramızda gösterirdik. Film çekmek isteyenlerin denemelerini, kısa
filmleri... Ama Umut filmini de orada seyrettik. Yılmaz Güney izletti. Oranın
içinde, kurtarılmış bölge gibi bir çalışma alanımız vardı. Bir perde asmış,
kovuk gibi bir yerde çalışıyorduk. Daktilo, dosyalar, telefon oradaydı. Çok insan
uğruyordu. Öğrenciler gündüz geliyordu, çalışanlar akşam. Bilmem kimin son
kitabı, birinin son tiyatro oyunu filan konuşuluyordu, çay, kahve, gazoz ve bol
sigara içiliyordu. Ben o perdenin arkasında o günün işlerini bitirmeye
çalışıyordum. Bunların içinde o gün Kervan Sineması’nda gösterilecek olan
filmin özetinin hazırlanıp çoğaltılmasını sağlamak da vardı. Benim yaptığım iş
değil, ama ben götürüyorum. Onat yazacak, Ömer (Pekmez) arkadaşımız çoğaltacak
ve birimiz onu sinemaya götürecek. Ve tabii Onat misafirlerinden başını
alamadığı için bir türlü yazıyı bitiremiyor…. Onat çok zor yazı yazardı. Ciddi
yazılarını çok düşünerek saatlerce yazan biriydi. Bir filmin özetini yazmak o
kadar büyük çaba gerektirmese de, on kere durup son dakikada bitirip veriyor, o
özet teksir ediliyor ve sinemanın yoluna düşülüyordu. Hatta, daha çabuk
gidebilmek için –bugün anlaşılması zor değil, ama o zaman zordu– bir motosiklet
satın aldım, çünkü arabayla yetişmek mümkün değildi. On dakikada gidiyordum.
Oysa dolmuşlarla gitmek falan çok zordu... Küçük bir ekip olduğu için ben bir
ara da terfi ettim. Onat askere gitti, o zaman askerlik çok uzun. Hüseyin
Sinematek’in yönetmenliğini aldı. Sinemayı seven biriydi, ama çok iyi bilmezdi,
dolayısıyla çok karışmazdı programlamaya. O işi ben üstlenmeye başladım, 1968
gibi. O zaman Genç Sinema olayında öne çıktım.
Bir kapı ve dört duvardı Mis Sokak’taki yer. Seyyar bir
perde vardı, “Umut” filmini orada seyrettik. Yılmaz Güney izletti. Oranın
içinde, kurtarılmış bölge gibi bir çalışma alanımız vardı. Bir perde asmış,
kovuk gibi bir yerde çalışıyorduk. Daktilo, dosyalar, telefon oradaydı. Çok
insan uğruyordu. Öğrenciler gündüz geliyordu, çalışanlar akşam.
Yeşilçam’la ilişkiler nasıldı?
1965’te Sinematek kurulunca Yeşilçam’la aramızda çıngar
çıktı. Sinematek başlatmadı bu işi, ama Onat sataşmalara çok sert cevap verdi.
Biz Sinematek’i, belki bir yanlıştı, muhtemelen bir yanlıştı, Fransız
Sinematek’inin yöneticisi Henri Langlois’nın gönderdiği yüz kadar Fransız Yeni
Dalga filminin programıyla açtık... Aklınıza gelebilecek filmler, ki bunların
kaydı da var. İyi ki saklamışım. Ülke değiştirdim, birçok ev değiştirdim, ama
nasıl olduysa bunlar durdu. Programlara özen göstermişim... Ve açılışta Türk
filmi göstermedik. Türk filmi göstermeyince, o zaman Yeşilçam sinemasında bir
çeşit işsiz kalmaya başlamış olan Halit Refiğ, Metin Erksan ve birkaç arkadaşı
Sinematek’in –herhalde Şakir Eczacıbaşı yüzünden olsa gerek– CIA tarafından
kurdurulmuş olduğunu ileri sürdüler. Çünkü yazdıklarına göre CIA’in o zamanki
başkanının Türkiye’yi ziyaretiyle Sinematek’in kuruluşu örtüşüyormuş. Tabii
Şakir Eczacıbaşı’nın Langlois ile yıllarca yazışması falan önemsizdi onlara
göre. Bu tutmayınca Sinematek’in komünist kurum olduğunu söylemeye başladılar.
ahudi kimliğinize yönelik bir tehdit oldu mu?
Oldu bir kere. Bizim gösterdiğimiz filmler arasında olan
Sovyet filmlerinin sansürden çıkış izni Rusça yazıların gösterilmemesi kaydıyla
idi. Kiril alfabesinde biri “seni seviyorum” diyor mesela, göstermeyeceksin
onu. Ya filmi keseceksin ya da projeksiyonun önüne bir şey koyup görüntüyü
örteceksin. Bunu yapacağımızı seyirciye anlatmak lazımdı. Bu da bana düşüyordu.
Sahneye çıkıyordum. Bu akşam şunu göstereceğiz, film sansürden böyle çıktı ve
ara sıra kararacak, merak etmeyin diye anlatıyordum. O günlerde Tercüman
gazetesinde Rauf Tamer imzalı bir yazıda benim izleyicilere anlattığım yazıldı.
“Sahneye bir delikanlı çıktı, böyle böyle şeyler söyledi, sordum etrafıma”
diyor, “kim bu?” diye. “Cevap verdiler: Jak Şalom.” Ve yazı böyle bitiyor.
Bende var o yazı. Büyüyebilirdi bu olay. Ama doğrusunu söylemek gerekirse,
Sinematek’te çalıştığım yıllar içinde böyle bir sıkıntı yaşamadım. Olsaydı
söylerdim. Kaldı ki, o ortamda solcu olmak Yahudi olmaktan daha büyük bir
suçtu!
1965’te Sinematek kurulunca Yeşilçam’la aramızda çıngar
çıktı. Sinematek başlatmadı bu işi, ama Onat sataşmalara çok sert cevap verdi.
Biz Sinematek’i yüz kadar Fransız Yeni Dalga filminin programı ile açtık...
Türk filmi göstermeyince Halit Refiğ, Metin Erksan ve birkaç arkadaşı
Sinematek’in CIA tarafından kurdurulmuş olduğunu ileri sürdüler. CIA’in o
zamanki başkanının Türkiye’yi ziyaretiyle Sinematek’in kuruluşu örtüşüyormuş.
Bu tutmayınca Sinematek’in komünist kurum olduğunu söylemeye başladılar.
Hem Yahudi hem solcu olmak da cesaret gerektirmeli...
Önceki kuşaklarda da vardı. Sol hareket içinde, Türkiye İşçi
Partisi’nde ya da başka örgütlerde, Ermeni, Rum, Yahudi kişiler vardı. Bir
Müslüman Türkün bir Hıristiyan Türkten ya da Yahudi Türkten daha iyi ya da daha
kötü bir konumda olmasını anlamıyorum. Mesele kulp takmaksa bulursun söyleyecek
bir şey. Eşcinsel dersin, Kürt dersin, Yahudi dersin. Çamur atmak istedikten
sonra bulunur. Sinematek’in dergisi Yeni Sinema’da –o günkü koşullar içinde
tirajı 6 bine kadar çıkmıştı– Giovanni (Scognamillo) de yazıyordu. Onun adı da
değişikti. Ama bu konuyla ilgili büyük bir sorun, sert bir şey olmadı.
Sertlikler Yeşilçam’la aramızda oldu.
Peki ‘68’de bir yandan Onat Kutlar askere gidiyor, siz
işleri yürütüyorsunuz, bir yandan da Genç Sinema hareketi oluşuyor. O nasıl
oldu? Aynı anda Sinematek’in yayın organı olan Yeni Sinema dergisinde yazarken
Genç Sinema’ya nasıl dahil oldunuz?
Truffaut’nun Yeni Dalga manifestosu Sinematek çevresini de
etkilemişti.
Genç Sinema hareketi, ki Genç Sinemacılar da bunu kabul
eder, Onat Kutlar’ın yüreklendirmesiyle kuruldu. Ondan sonra Sinematek’in
başkanlığını ele geçirmeye çalıştılar ve başaramadılar. Sinematek’in görevi
film yapmak değildi, ama Onat Kutlar başyazılarında Sinematek’in özlediği şeyi
ifade ediyordu: Yeşilçam sinemasına karşı “başka” bir sinema yapmak. Onat’ın
yazıları François Truffaut’nun 1954’te yazdığı, sinemada Yeni Dalga’nın teorik
temelini oluşturan yazısı kadar önemliydi aslında. “Hadi arkadaşlar, devrim
yapalım” demedi ki Truffaut auteur yazısında. Çok önemli bir yazıdır o.
Vertov’un yapmaya çalıştığı şey de bunun atası tabii, ama bize daha yakın olan
buydu. Bizim göstermediğimiz filmler, Yeşilçam filmleriydi. Yılmaz Güney,
‘68’de kapak oldu Yeni Sinema dergisine. Onun filmleri gösterildi Sinematek’te,
başka filmler de gösterilirdi belki… Ama Sinematek devrimci bir sinema anlayışı
içinde idi ve film yapmak lazımdı. Film yapmaya 1967’de başladık. Ben bile bir
film yaptım. Hisar Kısa Film Şenliği’ne katıldım. Artun Yeres’in ilk denemeleri
de bu şenliğe katıldı. Benim dört dakikalık filmim şöyleydi: Büyükada’nın arka
taraflarında o zaman bir çöplük vardı. Orada çalışan çöpçüyle Büyükada’ya
sayfiyeye gelenler arasında bir montajla bir çeşit toplumsal eleştiri yaptım.
Çekimleri 8 mm’lik bir ödünç kamerayla yaptık... Aklımın köşesinden geçmedi
sinemacı olmak. Hiçbir zaman. Ben her türlü şeyi olabilirdim, eleştirmen,
teorisyen, sinema tarihçisi, Sinematek yöneticisi vs. olabilirdim, ama sinemacı
olmak değil. O zamanki derdimiz sinemayı değiştirmekti. Aramızda Engin Ayça
vardı, Üstün Barışta vardı, Yorgo Bozis, Mutlu Parkan, Ahmet Soner vardı.
Sinemaya bulaşmayan arkadaşlar da vardı.
Ben Genç Sinema hareketinin en başlangıcında yer aldım
sadece. Zaten Genç Sinema dergisinin ilk sayısında yazdığım yazının başlığı da
1’dir. Ama 2 hiçbir zaman olmadı, çünkü onlardan ayrıldım. Onların asıl
hedefleri son derece soyluydu: Yeşilçam’dan farklı film üretmek. Zaten benim
film yapmamın tek nedeni, birinin çıkıp “o zaman sen çeksene” diyememesiydi.
“İşte çektik” diyebilecektim o kişiye. Eksiği vardır, ama yaptım. Yeni
Sinema’da yazdığım yazı da var, “film çekelim” diye. O yüzden yaptım. Ama Genç Sinemacılar
hedeflerini saptırdılar ve Sinematek’i ele geçirmeye çalıştılar. “Şakir’in
butiği”, bilmem nesi, işbirlikçi bilmem ne... Hadi ele geçirdiniz yönetimi,
yeni bir sinemanın, yeni filmlerin yapılmasını kolaylaştıracak mı bu? Bu arada,
Genç Sinemacılar –haklarını yememek lazım– çok önemli tanıklıklarda bulundular,
çok zor koşullarda. Benim filmi çektiğim kamera galiba kurgulu bir kamera idi.
Kaç yıl öncesinden kalma bir şeydi. Çok az kamera vardı. Filmler 16 mm’lik ve
bayattı. Tarihi geçik filmlerdi. Yoktu ithal, çok pahalıydı. Yokluk dünyasıydı.
Sanat ve militanlık bir yana...
Patricio Guzman, Şili Savaşı belgeselini Chris Marker’ın
gönderdiği filmlerle çektiğinden bahseder. Bunun gibi bir dayanışma Türkiye ile
gösterilmedi mi hiç, Fransa’dan hiç ham film gelmedi mi?
Hiç gelmedi. Ahmet Soner bunları çok güzel yazdı. Bu filmler
o çekildikleri yerlerde, çekimden hemen sonra makineden çıkarılıp birine
verilir, o kişi mekândan çıkarır o filmi, polisin eline geçmesin diye. Bunlar
belki bugünkü kadar vahim sonuçlar doğurmazdı, ama karakolda el konulurdu
falan. O tanıklıklar çok önemliydi. Ama ne kaldı geriye, Youtube’da birtakım
videolar görülüyor. Şimdi bu filmlerin de peşine düşeceğiz... Genç Sinemacılar
kurmaca film çektiler mi, birkaçı çekti, Engin Ayça gibi. Ahmet Soner
asistanlık yaptı. Şu anda da sinemacı olarak bir rolü var. Köy enstitüleri
üstüne filmler yapıyor...
Sonradan Fransız Sinematek’inde birlikte çalışacağınız Henri
Langlois ile ilk nasıl tanıştınız?
Fransız Sinematek’inin başkanı Henri Langlois, Türkiye’deki
Sinematek çalışmalarına büyük destek vermişti.
1966’da. Yaz ayıydı. Yeni Sinema dergisinin kapağını Sungu
Çapan yapıyordu ve yazı yazıyordu. Yakın arkadaştık. Sungu Çapan Fransa’ya
gitmek istedi. Ben de iki aylık staj için oraya gittim. Tesadüfen habersizce
aynı öğrenci yurdunda kaldık. Aynı bahçede idik. Sinematek’e beraber
gidiyorduk. Her gün akşam 6’dan itibaren gece geç saatlere kadar film izlerdik.
Bana buradan yola çıkarken Onat ve Şakir “git Langlois’yı gör, bize yine film
versin” dediler. Kapısını çaldım. Şahsen tanıştım, konuştum ilk kez. Türkiye’ye
geldiğinde çok memnundu, ama ‘68 araya girdi sonra ve kendini geriye çekmek
zorunda kaldı. Krizi atlattığında, yani 1972’de bu defa 200’e yakın filmle yine
geldi, 12 Mart sırasında.
Ne gibi filmler gönderiyordu Langlois?
35mm’lik kopyalar gönderiyordu, sonra da geri alıyordu
onları. Orijinal kopya. Diplomatik valizle gönderiyor. Ankara’da Fransa
büyükelçiliğine geliyor önce. Sinematek’in o zaman Ankara’da şubesi var. Ama
oranın frekansı daha az. Bir de sinema kulüpleri var birçok ilde, yirmiye
yakın. Filmler onlara da gidiyordu. O dönemde televizyon, telefon yok, hiçbir
şey yok. Eisenstein’ın filmini izliyorsun. Dünyanın çeşitli filmleri geliyordu
bize. Kurosawa’ları gönderdi mesela. Programlara bakmak lazım. Sonra işte o zaman
daha çok birlikte olduk, konuştuk... Bir de dil meselesi vardı. O İngilizceyi
çok kötü konuşurdu. Onat ve Hüseyin Fransızca bilirdi. Ben çoğu zaman tercüme
yapardım. Sonra da ‘72’de Fransız Sinematek’ine çalışmaya başladım.
O nasıl oldu?
Üniversiteyi bitirince askere gitmem gerekiyordu,
Türkiye’nin o günkü koşulları içinde göze alamadım. Bu yüzden yurtdışına
çıktım. 12 Mart olmuştu ve götürülen on binlerce kişiden biri de bendim. Çok da
bir şey olmadı ama. Üç gün gözaltında tutulduk. “Adınız yüzünden sorun oldu mu”
dediniz. Orada da oldu, ama iyi oldu... İsrail konsolosunun öldürüldüğü
günlerdi. Sokağa çıkma yasağı kondu, bir sürü insan götürüldü. Dönüşümde
kapıcıya sordum. “Ellerinde listeyle geldiler” dedi. 35-40 kişi iskemlelerde
oturuyoruz. Listeye Sinematek’ten girmişimdir ya da Yılmaz Güney ile
çalışmamdan herhalde... Mahmut Tali Öngören’le birlikte Güney Film’e Avrupa
çapında iş saygınlığı kazandırmak için çalışıyorduk. Sonra yarıda kaldı
tabii... Bir de sivil var orada. Radyodan bir ara konsolosun cesedinin
bulunduğunu duyduk. Adam geldi yanıma, “bak gördün mü” dedi bana “seninkini
öldürdüler”. O benimki oldu! Ne demek istedi orada, anlamadım. Üç gün geçti
aradan, salmaya başladılar... Orada biri var, karar verici. Bana kimsin diye soruyorlar,
ne iş yapıyorsun? Sinema müdürüyüm diyorum, “Tek Sineması” diyorum Taksim’de.
“Ben de çıkmak istiyorum, sinemam açılacak, işimin başına gitmem lazım” dedim.
Bir süre sonra sivil o karar verici adama gidip “şunu da bırakalım” dedi,
“sinema müdürüymüş, hem adı da Jak”.
Langlois ile çalıştırken çok şeyler oldu. ‘75 yılında
Fransa’da Türk Filmleri Haftası düzenledim birçok sinemada. Gelen filmlerin
içinde Yılmaz Güney’in filmleri de vardı. Yılmaz Güney ise hapisteydi.
Yumurtalık olayından. Filmleri Türkiye’nin o zamanki Paris elçilik müsteşarı
olan kişi getirdi. Resmi arabayla geldi filmler.
Benim için çok değerli bir deneyim oldu. Gece gündüz
çalıştık ve Dünya Sinema Müzesi’ni açtık. Devlet ele geçirmek istiyordu Fransız
Sinematek’ini. İki resmi açılışı oldu müzenin. Birincisini o dönemin kültür
bakanı yaptı, sonra kültür bakanı değişti ve bir daha açıldı. O kadar prestijli
bir yer oldu ki. Langlois’dan kurtulmayı kimse bir daha denemedi. Langlois ise
160 kilo oldu, sigara, reçeller falan, 63 yaşında öldü adam. İlk kalp krizinde
gitti.
1968’den sonra devletin Sinematek’e desteği kesmesiyle
birlikte ekip küçülmüştü. ‘68 öncesi 75 kişiyken ‘68 sonrası 17 kişiye düşmüş.
Siz o dönem takviye olarak mı geldiniz?
Ben geldiğimde Dünya Sinema Müzesi inanılmaz dağınıklıkta
bir şantiyeydi. Hiçbir şey yerleşmemişti. Büyük bir koleksiyon kutularda
duruyordu. Kimsenin oraya girecek bilgisi ve vakti yoktu... Çıktım gittim
Langlois’nın yanına, “üç gün önce geldim” dedim. “Kalacak mısınız?” dedi.
“Evet” dedim. “Burada çalış” dedi. “Memnuniyetle” dedim. Ertesi gün çalışmaya
başladım, kontratım üç ay sonra yapıldı. Geriye dönük yapıldı, ilk günümden
başlatıldı. Orada altı buçuk yıl çalıştım. Görkemli açılışlar, seyyar etkinlikler
falan yaptık. Dünyanın en önemli sinema koleksiyonlarından biri olan Will Day
koleksiyonunu on yıllardan beri içinde saklı kaldığı kutularından çıkardım
kendi ellerimle. Kataloğunu yaptım. Fotoğrafladım. Çok uzun süreli bir iş oldu.
Fransa’da 1968 Mayıs mücadelesi gerçekleşirken siz
neredeydiniz?
Ben buradayım o sıralar, İstanbul Sinematek’inde
çalışıyorum. Orada olanları izliyoruz. Televizyon yok, telefon yok. Olanları
Fransız gazetelerinde okuyorduk, bulabildiğimizde. Sinemacılar Sinematek’in
sinema salonundan başka bir adreste olan merkezini işgal ettiler. Courcelles
sokağında büyük, güzel bir binası vardı, onu işgal ettiler, ama çatışma
olmadı... Çeşitli filmlerde paralel kurguda gösterildiği gibi, aynı anda başka
yerde Nanterre üniversitesinin yurtlarında kızlarla oğlanlar ayrı binalarda kalıyorlardı.
Birinin aklına gelmiş, “oğlanlar kızların yurtlarına gece giremiyorlar” demiş.
Oradan iş büyüyor, önce üniversite içinde, sonra üniversitenin dışına
taşıyor... Aynı esnada Langlois’nın hikâyesi büyüyor. Üniversitenin öğrenci
önderleri iniyorlar şehre ve sinemacılarla birleşiyorlar. İş büyüyünce de
çatışmalar başlıyor. Langlois çok akıllı bir şekilde ortadan kayboluyor.
Telefonlara cevap vermiyor. Tüm işi sinemacıları gençlere desteğe göndermek.
Hep bir ağızdan “Langlois’yı geri verin!” diye bağırıyorlar... Fakat Mayıs
‘68’in temelinde işçi hareketi vardır. Fransa gibi teşkilatlı bir cumhuriyette
üç tane fakülte öğrencisiyle bir sinematek müdürünün bu hareketi ayaklandırması
mümkün değil. Bu romantik bir fikir. Ancak birtakım filmlere konu olabilir,
mesela Bertolucci’nin Dreamers’ı...
Evet, her şey Langlois’nın tasfiyesine karşı bir araya
gelinen o sokakta başladı denemez. Ama Daniel Cohn-Bendit’in dediğine göre,
burada önemli bir şey fark etmiş hareket: Polisin yıldız isimlerden çekindiğini
görmüşler. Olayların büyümesinden korkulduğunu, yani olaylarının
büyüyebileceğini böyle anlamışlar.
Her alanda olduğu gibi öğrenci ve işçi hareketlerinin
liderleri, akranlarına göre bir parça daha uyanık, hesaplı kitaplı kişilerdir.
Öğrenci önderlerinin öngörülerinden biri de bu. Ama Mayıs onlardan bilinmiyor.
Nitekim Mayıs hareketinden sonra onların hiçbiri hapse atılmadı. Olabilirdi...
“Milleti isyana teşvik” denirdi. Asarlardı adamı başka yerde. Dolayısıyla,
öğrenci hareketi bir yere kadar geliyor, ama her şeyi açıklamıyor. Aynı dönemde
mart ayında, Le Monde gazetesinin –ki bugünkünden çok daha etkili bir gazete, o
kadar etkili ki tüm milletvekilleri onu okuyor– başyazısının başlığı
“Fransa’nın canı sıkılıyor”. Oysa “Her şey tıkır tıkır gidiyor” deniyordu.
‘45’ten çıkılmış, otuz yıl sürecek bir kalkınma planı işletiliyor. Tabii bu
daha çok kapitali elinde tutanlara yarıyor, ama Fransa kalkınıyor sonuç olarak.
Kişi başına düşen gelir meselesine bakıldığında Fransa kalkınıyor. Ama o yazıda
“herkesin canı sıkılıyor, hiçbir şey olmuyor bu ülkede” deniyor, aynı günlerde
de Mayıs ‘68’in tohumları atılıyordu. Her şey tıkırında değil...
Kafası çalışan sadece gençler değil, sendikaların da kafası
çalışıyor. O zaman milyonlarca üyesi var sendikaların. En örgütlü olduğu
yerlerden biri Renault otomobil fabrikası ve orada çok kötü şartlar altında
çalışan işçiler var. Mayıs ’68 buradan bir işçi hareketine dönüşüyor. Fabrika
kapısının önünde duran bir işçinin mi fotoğrafı daha dikkat çekicidir, erkek
arkadaşının omuzuna binmiş kızıl bayraklı bir kızın fotoğrafı mı? “68 olayları
bir gençlik isyanıdır” demek işlerine geldi, asıl derinden gelen dalgayı
küçümseme yolunu seçtiler...
Burada kafası çalışan sadece gençler değil. Aynı zamanda
sendikaların da kafası çalışıyor. Sendika dediğimiz kalabalıktan oluşan bir güç
değil. Tabii ki sendikada üç üye olsaydı hiç sonuç alınamazdı. Ama o zaman
milyonlarca üyesi var sendikaların. En örgütlü olduğu yerlerden biri Renault
otomobil fabrikası ve orada çok kötü şartlar altında çalışan işçiler var.
Sendikalar orayı harekete geçiriyor. Mayıs ‘68 buradan bir işçi hareketine
dönüşüyor. Fabrika kapısının önünde duran bir işçinin mi fotoğrafı daha dikkat
çekicidir, erkek arkadaşının omuzuna binmiş kızıl bayraklı bir kızın fotoğrafı
mı? “68 olayları bir gençlik isyanıdır” demek işlerine geldi, asıl derinden
gelen dalgayı küçümseme yolunu seçtiler... Ama genel grevden sonra de Gaulle
korktu. Rejimi devirmeye giden bir hareket olur mu diye korkup ortadan
kayboldu. Sonrasında Başbakan Georges Pompidou ve cumhurbaşkanlığı genel
sekreteri İzmir doğumlu Édouard Balladur, sendikalarla masaya oturdular ve
asgari ücreti yüzde 30 artırdılar. Büyük bir pazarlık gücü kazandıran bir
karar. Fransa’nın yüzde 60’ı asgari ücretle çalışıyor o zaman. Dolayısıyla
genel grev bitti. De Gaulle Almanya’daki Fransız işgal kuvvetlerinden aldığı
garantiyle meclisi feshetti ve ezici bir çoğunlukla iş başına geldi... Tabii bu
çok kısa bir özet, çünkü bu sadece Fransa’yı ilgilendiren bir şey değil. Birçok
Avrupa ülkesinde hâlâ isimlerini bildiğimiz önemli hareket liderleri aylarca
çalışıyorlar işçilerin şartları düzelsin diye. Öğrenciler özgürlük istiyorlar,
toplumun sosyal şartlarında bir ilerleme istiyorlar. Artık savaş bitti,
ülkelerimiz yeniden yapılandı, yeniden zenginliğe gidiyoruz; bir, bu zenginliği
paylaşalım, iki, siz annelerimiz babalarımız konforunuzdan başka bir şey
düşünmüyorsunuz. Biz başka güzellikler istiyoruz... Bu gibi söylemlerle o
günlere kadar tam donmuş olmasa bile hareketsiz duran toplumlarını sarstılar.
Bir yandan da bahsettiğiniz reformlarla kapitalist düzen,
kendisi için çok daha büyük bir tehlikeyi savuşturdu. Radikal politik ufuk
soğuruldu. Bu sinemada da böyle, ‘68’de kolektif davranan Yeni Dalgacılar
zamanla daha bireysel bir çizgiye çekiliyor. Hiç olmadığı kadar politize olmuş
bir sinema ortamından niye bu kadar az şey taşındı ‘68 sonrasına?
Temelde söyle bir şey var, öğrencilerle sinemacıların
kardeşleşmesinden söz ettim ya az önce… Bu, işçilerle öğrenciler arasında
olmadı. İşçi sınıfı ve sendika, ki o sendika (CGT) da çok önemli ölçüde
Komünist Parti üyelerinden oluşuyordu, işçi sınıfını gayet iyi biliyorlardı, bu
sınıfın içinden çıkmışlardı. Ve tabii okudukları kadar okudular,
ilkokul/ortaokul mezunu idiler. O yüzden işçi olarak kaldılar. Öğrencilerin
küçük burjuva taleplerini benimsemediler. Ve hatta çok tartışıldı, çok yazıldı,
CGT genel sekreteri hükümetle yaptıkları toplantılar sonucunda asgari ücretin
artırılmasını elde ettikten sonra –1936’da Fransız Komünist Partisi genel
sekreteri Maurice Thorez’in söylediği “isteneni elde ettikten sonra bir grevi
bitirmeyi bilmek lazım” sözünden de esinlenerek– “işçi sınıfı olarak biz
çekiliyoruz” dedi. Konu gençlere ihanet etmek değil. İşçi sınıfı mücadeleyi
yaptı, yüzde 30 zam aldı. Ve gençlere güvenmediler. Bunlar zıpır, küçük
burjuva, burjuva ailelerin çocukları dediler. ‘68 olaylarının kalıcı olmasının
nedeni bir işçi hareketi olmasıdır. ‘68’e işçi sınıfı katılmasaydı bu olaylar
söner giderdi. İşçiler kendi haklı çıkarları için buna girdiler ve kazandılar.
Şimdi o toplumsal devrim oldu mu? Eskiden daha az uyuşturucu bağımlılığı vardı,
sonra arttı. Kızlarla oğlanlar daha özgürce sevişmeye başladı. Evlenmeden
oturanlar, beraber yaşayanlar olmaya başladı… Bunları yargılamak doğru olmaz.
Yaşam her şeyden güç
Gençlerde ciddi bir politizasyon da var, özellikle de
sömürgecilik karşıtı ve anti-kapitalist bir doğrultuda. Örneğin ‘60’ların
Paris’inin Ulm sokağına bakalım. Bir tarafta Althusserci bir öğrenci grubu var,
diğer tarafta da Fransız Sinematek’i. Bu mekânlarda yapılan tartışmalara
baktığımızda gerek sinemacıların gerekse öğrencilerin ciddi bir politik
formasyon içinde olduklarını görebiliyoruz.
Burada önemli faktör –ki bu Türkiye’de de böyledir– Vietnam
Savaşı’dır. ‘60’lı yıllar sömürgeci ülkelerin bu belalardan nasıl
kurtulabiliriz biçiminde araştırmalar içinde olduğu yıllar. Bu aslında Fransa
için bakıldığında 1954’te başlıyor. O sırada hem Cezayir hem de Vietnam
savaşları başlıyor. Biri çok yakın, biri çok uzak. Ama dünyanın geri kalanı
Vietnam’dan etkilendiği kadar Cezayir Savaşı’ndan etkilenmedi. ‘67’de Vietnam
Savaşı birtakım ülkelerde televizyonda gösteriliyor, diğerleri öyle değil. Bu savaş
yüzünden bilmediğimiz şeyler öğrendik. Napalm bombasını, köylerin yakılmasını
öğrendik. “Amerikalıların ne işleri var orada” meselesi...
Bu durum anti-emperyalist gençlik hareketlerini başlattı.
Tüm dünyaya yayıldı bu söylem. Bunu globalleştiren Vietnam Savaşı’dır... ‘68’in
öğrencileri devrimci miydi konusunu kendi hesabıma bağlamak istiyorum. 1962’yi
unutmamak lazım, Cezayir’in bağımsızlığının Fransa tarafından tanınmasıyla
biten Cezayir Savaşı’nı. Savaşın sonlanması Fransa’da iyi karşılandı, ama ondan
sonra Fransız halkının önemli bir kısmının kabul edilmek istenmeyen ırkçı
davranışları ortaya çıktı. Ki bu bugün de ortada. Geçen yıl yapılan
cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turda aşırı sağcı partinin adayı yüzde
30’ların üzerinde oy aldı. Zaman zaman kaşınıp büyüyen, tam tedavi edilmediği
için süregelen bir hastalıktır bu Fransa’da... Buna karşı Komünist Parti’nin
önemli bir düşünürü olan Althusser’in hocalık ettiği yer Sinematek’in tam
karşısındaki Ecole Normale Supérieure (Yüksek Öğretmen Okulu). Onun fikirlerine
değer veriliyor. Ama eğer öğrenciler o kadar kalabalık olsaydı, Fransa sonraki
yıllarda sürekli olarak aşırı sağı beslemezdi. Bu bir azınlık hareketi olarak
gidebileceği yere kadar gitti ve orada kaldı. Bunlar küçük burjuva hareketi
değil. Küçük burjuva çok kalabalık. Althusserciler bunun içinde değil. Bu
gençlik hareketinin kimi önderleri milli eğitim bakanlığında görev alıp emekli
oldular oradan hatta. Benim değerlendirdiğim kadarıyla, o hareketin gençlik
kısmı toplumda köklü bir değişim yapabilecek bir boyutta değildi. Fransız
devleti tecrübeli olduğu için çok kurnaz bir şekilde bu ‘68 hareketini pasifize
etti. Belli kısımları da sünger gibi içine çekti.
Henri Langlois’nın yalnızlaşması da ‘68 sonrası devletin
Sinematek’i ele geçirme çabasıyla mı ilgili?
Hem öyle hem değil. 1968’in şubat ayında devlet tarafından
işten alınması etkili oldu. Fransa’daki Sinematek 1936’da kurulmuş bir dernek.
Genel kurullarını yapan, yönetimi zaman zaman değişen bir kurum. Dernek
devletten önemli miktarda yardım aldığı için yönetim kurulunda devlet
temsilcileri de vardı. Yönetim kurulunda çoğunluğu sağladığınızda yönetimi
değiştirirdiniz. Langlois devlet memuru değildi. Bütçelere uyulmadığı,
hesapların düzenli biçimde tutulmadığı yönünde eleştiriler aldı, ki bunlar
önemli çapta doğru ve yerindeydi. Yeni eleştiriler de değildi. 1936’da kurulmuş
bir dernek herhalde birtakım krizlerden geçecekti. Hiç olmazsa II. Dünya
Savaşı’nın krizlerinden geçecekti. Hatta bazıları Langlois’nın Alman işgal
kuvvetleriyle ilişkisi olduğunu söyledi, ki tamamen yalan olduğu ispatlandı,
öyle bir şey yok. Ama o sanatçı kişilikli bir adamdı. Dolayısıyla sert mali
dengeler gibi kurallara uymak onun doğasında yoktu... Onunla birlikte yaşayan
Mary Meerson ise büsbütün roman kahramanı gibi bir insandı. Kaç yaşında olduğu
bilinmiyordu. Kimlik kâğıdı yoktu. Fransa’ya nereden geldiği bilinmiyordu. İyi
bilinen şey, önceleri çok önemli bir sinema dekoratörü ile evli olduğuydu. Adam
genç yaşta öldükten bir-iki yıl sonra Mary, Langlois ile tanıştı. Kadın daha
yaşlıydı ve Langlois’nın her şeyi oldu. Kadının birçok ressama modellik ettiği
biliniyor. Birçok ünlü ressam Mary’ye tablolarını hediye etmişlerdi. Sinematek
sıkışınca kadın bu tablolardan birini satışa çıkarır, o parayla Sinematek’in
bütçesine yardım edilir ve hayat böyle devam ederdi...
(Fransız Sinematek’inin yöneticisi) Henri Langlois üzerine
bir film yapacak olsam, ilk filmini bir hurdacıdan satın alıp korumaya aldığı
günün akşamı evine dönüşünde bitiririm. Yani ondan öncesini anlatmaya
çalışırım... Sekiz yaşında ayrılıyor İzmir’den. Bana anlattığı, o kayıkta,
İzmir yanıyor, alevler içinde... Ailesi ve hizmetçileriyle birlikte vapura
gidiyorlar. “Müthiş bir sinemaydı” dedi. O sahne onu müthiş etkilemiş...
“Rüzgâr Gibi Geçti” filminin yangın sahnesi var ya, ona benzeyen bir şey İzmir
yangını...
Devlette ve her yerde hayal gücü zayıf, kıskançlıkla
beslenen insanlar vardır. Başkalarının başarıları onları rahatsız eder.
Langlois’nın uzun yıllara dayanan görevden alınma sürecini böyle
açıklayabiliriz. “O dağınık bir adam, ona koca Sinematek teslim edilemez”
dendi. Onun yerine bir bürokrat atandı ve ‘68 olayları dediğimiz olaylar öyle
başladı. Langlois’nın görevden alınmasının, bu komplonun diyelim, başında olan,
zamanın kültür bakanı André Malraux’nun özel kalem müdürü. Malraux’nun haberi
var mıydı, yok muydu, çok konuşuldu, ama herhalde bir “olur” alınmıştır. Bunun
birinci kısmının, işten alınma mevzuunun ‘68’le ilgisi yok. Ama bundan hemen
sonra iki şey oldu. Birincisi sinemacılar, Yeni Dalgacılar hemen Langlois’ya
arka çıktılar. Çünkü onlar da sanatçı. Langlois’nın kendilerine gösterdiği
filmlerle sinemacı oldular. Hemen savundular onu. Sinematek’in önünde diğer
sinemacılar da onları destekledi. Sinemacı dediğinizin o zaman tüm dünyayı
ayağa kaldıracak lojistikleri yoktu. Ünlü sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın
lojistiki sayesinde bir sürü yere telgraflar çekildi ve hemen cevaplar geldi.
Chaplin gibi insanlar filmlerini korunsun diye Sinematek’e veriyordu. Al, koru
ve göster, diye veriyorlardı. Onlar da hemen protesto amacıyla bu filmlerin
gösterimini yasakladılar. İkinci şey de buydu. Ama bu protestolar çok büyük
kitlelere yayılmadı.
Langlois’ya baktığımızda devlete karşı tek başına durmuş
birini görüyoruz. En sevdiği sinemacının da bir anarşist olan Jean Vigo olması
çok manidar.
Langlois hakkında çok kitap yazıldı, bir tanesini kardeşi
yazdı. En ciddisi bence odur. Amerikalılar da bir-iki kitap yazdılar.
Kitapların çoğu Langlois’nın ne kadar bir büyük adam olduğunu, ne iyi bir
sinematekçi olduğunu yazdı. Bazıları da “reçel severdi” yazdı ama. Oysa
Langlois üzerine bir film yapacak olsam, ilgili ilk filmini bir hurdacıdan
satın alıp korumaya aldığı günün akşamı evine dönüşünde bitiririm. Yani ondan
öncesini anlatmaya çalışırım. İzmir’deki çocukluğundan başlarım. Sekiz yaşında
ayrılıyor İzmir’den. Bana anlattığı, o kayıkta, İzmir yanıyor, alevler
içinde... Ailesi ve hizmetçileriyle birlikte vapura gidiyorlar. O sahneyi
anlattı bana. O sinemaydı, “müthiş bir sinemaydı” dedi. O sahne onu müthiş
etkilemiş. Langlois’yı Langlois yapan bu çocukluk yıllarıdır. Onu yaşadıktan
sonra o Langlois muhasebeci olamazdı. Ya da başka bir iş yapamazdı.
Langlois İzmir’de çocuk yaştayken babası Paris’e atanıyor.
“Bana Paris’i Jeanne D’arc fethetti derlerdi, ben de babamın Jeanne D’arc’ın
Paris’inde yaşadığını düşünürdüm” diyor: “Benim için zaman mekândır bu yüzden…”
Filmleri biriktirmesinin ardında da böyle bir psikoloji var herhalde. Filmler
mekânları saklıyor...
Benim çocukluğumda evimde 8 mm’lik makinem olmadı. Ama
Langlois’ya babası, oğlu İzmir’de çocukken filmler buluyormuş. Chaplin’in
‘15-‘16 yıllarında çektiği filmlerini buluyorlardı herhalde. 8 mm makinesi
varmış. Belki 9.5 mm’dir. Sinemaya bir ilgisi var. En büyük sinema sahnesi,
Rüzgâr Gibi Geçti filminin yangın sahnesi var ya, ona benzeyen bir şey İzmir
yangını... Ama o film yapmak da istemedi. Tahsili de yok. Liseyi bitirmedi.
Üniversite okumadı, ama sinemanın ne anlatmak istediğini, nasıl anlattığını çok
çabuk kavramış.
Yılmaz Güney’i sahiplenmesinin ardında bu coğrafyanın
azınlıklarına yönelik bir politik bir duygu bağı olabilir mi?
Şovalyelik var. Bence buna azınlık bilinci değil, başkaldırı
kültürü demek lazım. Azınlıkçı bir bakış değil, ama ezilenlerin başkaldırmasına
yönelik. 1972 ocak ayında Langlois İstanbul’a geliyor ve “sinema bir
direniştir” diyor. Sinematek’in Sıraselviler’deki mekânında Marcel Carné’nin
Alman işgali altında çektiği ve sansüre takılmasın diye senaryosunu gizleyip
yaptığı filmi sunarken diyor bunu. Öyle bir şövalye ruhu vardı. Kimler geldi
ben Fransa’dayken. Ülkelerinden kaçan kimler kimler geldi. Her birine yakınlık
gösterdi. Yılmaz Güney’i anlattık, ne olduğunu... ‘72’de içeri alındığı zamanki
kampanya... Ki o kampanyanın imzaları benim arşivimde, tüm imzalar var. Önemli
kişiler imzaladı. Orijinal imza üstelik. Siyasi suçtan girmişti ve serbest
bırakılsın dendi. İyi ki Umut vardı, Cannes’da gösterilmişti. Filmi görmüştü,
“Güney’den bir şey koyabilir miyiz müzeye” dedi, adını hatırlamıyordu, sinemacı
olarak biliyordu. Ben de Ağıt’ın o panosunu önerdim. Onu koyduk Dünya Sinema
Müzesi’nin girişine.
Yılmaz Güney’in kendisinde o yıllarda ne ölçüde Kürt bilinci
vardı?
Çok büyüktü. Kafası çalışan biri olduğu için, o günkü
koşullar içinde bu bilincini açığa koymasının zor olduğunu biliyordu.
Uluslararası dayanışmayı etkiledi mi?
Yılmaz’ın o yanı öne çıkartılmadı. ‘70’te TİP’in 4. Kongresi
toplanmıştı ve yönetimi değişmişti. Parti kapatılmıştı, Kürtçülük gerekçesiyle.
Bir adamı hapishaneden çıkarmak için Kürtlüğü öne sürülmezdi o vakitte.
Filmleri yüzünden hapse girmiş olması çok daha geçerli olabilecek bir şeydi.
1971’den bir hatıra. (Soldan sağa) Altan Yalçın, Yılmaz
Güney, Jak Şalom.
Yılmaz Güney’in sürgün yıllarında, onunla Paris’te
beraberdiniz...
Evet, o yıllarda şöyle oldu: Televizyonda baktık Yol filmi
Altın Palmiye aldı, sevindik. Ama kendisinin nerede olduğu belli değildi.
“Türkiye onu geri ister mi, istemez mi” diye konuşuluyordu. Benim başka işlerim
vardı. Fransız Sinemateki’nden ayrılmamın üzerinden beş yıl geçmişti,
üniversitedeydim artık, Türkoloji bölümünde. Sonra öğrendik ki Duvar diye bir
film çekiyor. Filmde çalışan arkadaşlar vardı, onlardan öğrendik. Sette çok
sert davranmanın ötesinde asistanlarını dövmek gibi şeyler de yapmış. Nihat
Behram’ın Yılmaz Güney’le ilgili kitabını okursanız, orada yazıyor. Yakınlarını
nasıl dövdüğü, filmin yapımcısının ofisinde Nihat’ı nasıl dövdüğü, bunun gibi
şeyleri o filmde çalışan arkadaşlardan duyuyoruz. O film bitti, piyasaya çıktı,
beğenilmedi, çünkü filmle beraber yapılan bir kamera arkası belgeseli bu
anlattığım şeylerin bir kısmını gösteriyordu. Herkes gördü. Niye bunları
gösterdiler? Prodüktör açısından, bunları göstermek filmin ticari başarısını
azaltır. Ama belki de yapımcı, devrimci bir yönetmen olarak başladığı sinema
hayatına devrimci yapımcılıkla devam etmek istiyordu. Ama o belgesel Duvar’ı
sabote etti. Onu görenler bu muymuş Yılmaz Güney dediler ve filme gitmediler.
Bence Duvar çok iyi bir film değildi. Oysa her türlü imkân sağlanmıştı, ama
belki Yılmaz Güney filmlerini yurtdışında yapabilecek bir yönetmen değildi.
Kaldı ki Arkadaş kendisinin bitirdiği en son filmdi. ‘74’te Arkadaş’ı yaptı,
‘82’ye kadar film yapmadı. Nitekim ondan sonra da hastalandı ve benimle
ilişkiye geçti. Oradaki şirketinin başına geçmemi istedi. Çok dağınıklık vardı
şirketinde. Yol’dan önemli paralar gelmişti, onlar çarçur oldu. Ben kabul ettim
teklifi. Ölümünden dört yıl sonrasına kadar Fatoş’a (Güney) yardımcı olmaya
çalıştım. Çok zor şeylerden geçtik ve paralar çarçur oldu. Bu arada Yılmaz’ın
hastalığı ağırlaştı. Yılmaz’a yalanlar söylendi. Hastalığının ağırlığı
söylenmedi. Yılmaz ölümünden iki ay önce öleceğini öğrendi. Çok trajik bir
yaşamı ve ölümü oldu. Ülkesinden uzak. Ölümünden çok kısa zaman önce kendisini
ziyarete gelen bir uzman doktor “çok acı çekiyorsunuz, değil mi?” diye
sorduğunda doktora “acı çekmek, hep acı çekmek” cevabını verdi. Bu bir yaşamın
bir cümlelik özetidir. Bu sözler fiziki ağrıyı da dile getiriyordu, yaşamının
özetini de. Morfin veriyorlardı mümkün olduğu kadar. 17 yaşında yazdığı yazıdan
içeri giriyor. 47 yaşında ölüyor. Arada geçen otuz yılda mutlaka mutlu olduğu
anlar olmuştur, ama hep belalı yıllar. Bir kısmını kendisinin seçtiği.
Langlois ‘60’larda “Fransız sinemasının normları sarsacak
bir baş belasına ihtiyacı var ve Godard dışında çıkmadı” diyordu. Yılmaz Güney
de belki Türkiye için öyle biriydi.
Evet, ama Yılmaz Güney’in senaryolarını filmleştiren
yönetmenlerin de sinema dokusunu taşıdıklarını kabul etmek lazım. Kameraya
motor diyen yönetmenler önemli. Sürü filmi, yönetmen Zeki Ökten olmasaydı olur
muydu? Şerif Gören’in yönettiği Yol hakeza olur muydu? Bu bir ekol. Ama Ömer
Kavur’u mesela hiç etkilemedi. O başka bir sinemadır... Onat Kutlar’la Yılmaz
Güney aynı ailenin çocuklarıydı; ikisi de edebiyattan gelen, ikisi de sinema
kültürüne sahip toplumcu kişilerdi. Birbirlerine saygısı olan iki kişiydi
onlar.
Fransız Sinemateki ile Türkiye’dekini karşılaştırmayı
denersek... Langlois’nın düzensiz enerjisi Yeni Dalga filmlerinde vücut
buluyor. Şimdiki zamana yoğun bir ilgi, kamerayı sokağa çıkaran bir bakış.
Langlois’nın kopyaları müzeleştirmemek, filmleri o an göstermek tavrı buna yol
açıyor. Türkiye’deki Sinematek’in ne gibi bir etkisi oldu?
Tarihi, genel anlamda tarihi, iki düz tarih arasında geçen
süre olarak görmezsek... Langlois sinema tarihini Eflatun’un mağara mitosundan
başlatır. Çünkü mağara alegorisinde, biliyorsunuz, mağarada olan insanlar
duvara yansıyan gölgeleri görüyor. Langlois, bununla özgürlük fikri arasında
bir bağ olduğunu, bunun sinema öncesinin ilk örneği olduğunu öne sürer. Sinema
müzesindeki ilk görüntü odur: Mağara mitosu. Tarihi bu kadar uzun bir sürede
değerlendiremeyeceğiz şüphesiz, ama Sinematek’in etkileri konusunu değerlendirebiliriz.
Sinematek kabaca ‘65’ten ‘75’e kadar etkin oldu. Ondan sonra Onat Kutlar ve
arkadaşları, Kültür Bakanlığı’nda kurulan sinema şubesinde, bugün yıkılan
AKM’deki bürolarda çalışıyorlardı. Orada başlattılar İstanbul Sinema Günleri
etkinliğini. Onun arkasından ‘83’te İstanbul Film Festivali geldi ve üç-dört
yıl sonra uluslararası oldu. Onat Kutlar aslında ‘94’e dek, yani otuz yıl
kadar, bu olayların hepsinde vardı. Bunların hepsini etkilemişti. İKSV’nin icra
kurulundaydı son yıllarında. Sinema kültürü alanında Türkiye’de iyi anlamda ne
olduysa otuz yıl içinde, Onat Kutlar’ın bir payı vardır. Ortaya çıkan sadece
Yılmaz Güney değil. Onat’ın Yusuf ile Kenan senaryosu Ömer Kavur tarafından
filme çekildi. Erden Kıral’ın Hakkari’de Bir Mevsim’inde, Ali Özgentürk’ün
Hazal’ının senaryosunda Onat’ın imzası var. Değişik stillerden bahsediyoruz.
Hepsi Yılmaz Güney kadar önemli yönetmenler miydi, bilmiyorum. Bana sorulsa,
Ömer Kavur yaşasaydı öyle biri olabilirdi derdim. Genç öldü. Başka bir stille
tabii. Sonuçta kimse Rossellini’ye “niye Francesco Rosi gibi film yapmıyorsun?”
diye sormadı. Dolayısıyla Türk sineması bugün sayıları onu aşan önemli kurmaca
film yönetmeni, birçok kısacı, birçok belgeselci çıkardıysa ve bu sinemacıların
hemen hepsi yeni kurulmakta olan Sinematek’i eski Sinematek’in marka gücüne
dayanarak da olsa heyecanla karşılıyorsa bir çizgiden bahsedebiliriz. Bugün
Nuri Bilge’yi ele alalım. Yaşayan başarılı bir yönetmen. Yılmaz yaşasaydı 81
yaşında olacaktı. Nuri Bilge 59 sanıyorum. Aralarında tam bir kuşak var. Nuri
Bilge “film yapmayı Sinematek’te gördüğüm filmler sayesinde öğrendim” diyor.
Belki yanlış, ama yalan değil. Ne istiyordu Sinematek? Film kültürü istiyordu.
Filmi seyredin ki film yapabilesiniz, diyordu. Picasso klasik resmi son derece
iyi bilen, hatta ressamlık hayatına klasik resimle başlayan biri. Sen önce onu
yapacaksın, sonra kendini dağıtacaksın. O uzun, hareket halindeki tarihten,
süreç içindeki tarihten bakmayı tercih ediyorum. Yılmaz Güney ilki. Sonra devam
ettirenlerin her biri başka bir şey getirdi. Festivaller zaman içinde
değişiklik arz etseler de en azından her dönemin kendi içinde tutarlılıkları ve
tutarsızlıkları olmuştur. Bugün önemli sinemacınız varsa ve kısacılar ve
belgeselciler varsa ve arkası geliyorsa bir parça o hareketin sayesindedir diye
düşünüyorum.
Yeşim Ustaoğlu var, Reha Erdem var, başkaları da var. Biz
nereden yola çıktık? Bir tek Yılmaz Güney’in arkasından... O yıllarda Lütfi
Akad Umut filmini Sinematek’te gördü. Herhalde Yılmaz Güney davet etmişti. O da
bu daveti kıramadı. Beraber üç film yaptılar çünkü. “Bu bizim ilk gerçekçi
filmimiz” diyerek çok heyecanlandı. Sonradan Atıf Yılmaz gibi eli yüzü düzgün
sinema yapanlar oldu. Ama bugün önemli şeyler söyleyen yirmi kadar sinemacımız
var. Bu müthiş bir şey. Biz Sinematek’i yeniden kuruyoruz dediğimizde onlar
heyecanlandılar. Yeterli mi? Yetersiz. Çünkü bu iş maalesef İstanbul’da, biraz
Ankara ve biraz da İzmir’de toparlanıyor. Benim eski bir arkadaşım Boğaziçi
Üniversitesi sinema kulübünün yöneticiliğini yaptı, ‘60’lı yılların sonunda.
Sinematek’in 50. Yılı gösterimleri zamanı bir gün Boğaziçi’ne gösterime geldi.
Zonguldak’ta yaşıyormuş, emekli olmuş ve sinemaya hâlâ çok meraklıymış. Bir
sözlük yapmış hatta. Ve bir festival yapmak istiyormuş: Maden filmleri
festivali. Çok güzel olur dedim. Konuştuk ve haberim olsun dedim nasıl geçti
diye. Yavuz Özkan’ın Maden filmini göstermiş. Sonra merak ettim, telefonlaştık,
Zonguldak’ta Bülent Ecevit Üniversitesi destek vermiş. Ve yüz kişi mi ne
gelmiş. İyi dedim işte ilk festival için. İşçilerden kim geldi dedim. İki kişi
geldi dedi. İşçiler gelmemiş. Bankacı gelmiş, eczacı gelmiş, ama işçi gelmemiş.
Oysa işçilerin orada salonu doldurması lazım. O olmamış.
Yılmaz Güney’in senaryolarını filmleştiren yönetmenlerin de
sinema dokusunu taşıdıklarını kabul etmek lazım. Kameraya motor diyen
yönetmenler önemli. “Sürü” filmi yönetmen Zeki Ökten olmasaydı olur muydu?
Şerif Gören’in yönettiği “Yol” hakeza olur muydu? Bu bir ekol. Ama Ömer Kavur’u
mesela hiç etkilemedi. O başka bir sinemadır...
Peki nasıl olur bu?
İstanbul, Ankara ve İzmir dışına film kültürünün yayılması
lazım. Bak Zonguldak’ta beklersin ki olay olsun, ama yok. Demek ki bu konuda
yapılması gereken çok şey var. O yüzden de beni dinleyenlere söylediğim şey şu:
Bir “Sanat ve Deneme Sinemaları” ağını oluşturmak lazım. Bugünkü film gösterme
teknikleriyle bizim film çeken ve filmlerini göstermekte güçlük çeken
sinemacıların filmlerini elli ayrı sinemada yüzer kişiye gösterebilirsek çok
seyirci yapar. “Zaten bu filmleri az kişi izliyor, biz nasıl olsa o kadar
kişiye ulaşamayız” dememek lazım. Sinematek faaliyete geçtikten sonra ikinci
aşamada belki bazı belediyelerle ve alternatif mekânlarla ortaklık yapılabilir.
Böyle bir ağı canlandırmamız lazım. Kasaba olur, şehir olur, fark etmez. Her
yerde olabilir. Buna eğilmek lazım, ama buna eğilmek için vakit lazım, personel
lazım ve bir anlamda kültür siyaseti bilinci gerekir. Bunlarsız olmaz, ama
belki ömrümüz yeter. Bilemiyorum.
‘68’in politik ve militan olarak savunduğu temel fikir,
toplumsal yaşam ile sanat arasındaki sınırları ortadan kaldırmak, sanatı
salonlarda izlenen bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarmaktı. Bugün, sözünü
ettiğiniz süreçte Sinematek’in yönetmenlerin yetişmesinde, sanatçılara değer
verilmesi anlamında ciddi bir rolü olduğunu görüyoruz. Ama ‘68’in radikal
çizgisinin devamı Türkiye’de (belki bir ölçüde belgesel sinema haricinde)
bugünlere ulaşmadı.
Endişe filminde bir sahne var. Bir gezgin sinemacı üç ayaklı
bir sehpa üstündeki sinema makinesinde pamuk tarlalarında çalışan işçilere film
gösteriyor. O filmlerde Şarlot (aynen!) var, ayrıca “Kıbrıs’ta uçan jetler”
sesleri var. Ama o sahnede bir adam başka bir çağdan kalma bir makineyle,
atlayan görüntülerle, sineklerin uçuştuğu bir ortamda o çocuklara cüzi bir
paraya –ama onlar için önemli– film gösteriyor. Bu aslında Türkiye ile söz
gelimi Fransa, İtalya ya da İspanya arasındaki ‘68 ruhunun estiği ülkeler
arasındaki farklılığı gösterir. Kültürel alanda ileri sürdüğünüz noktanın
Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerde geçerliliğinin olduğunu kabul etmekte
hiç zorlanmıyorum. Ama oralarda da gerçekleşmedi. Ancak fikir ortaya atıldı,
geliştirildi. Ünlü felsefeciler, Deleuze’ler konuyu ele aldılar, geliştirdiler.
Türkiye’deki durumda söz gelimi ‘65 yılı neyi gösterir? ‘65 yılı, 1961
Anayasası’ndan sonraki dördüncü yılı gösterir. Nedir o anayasa? O anayasa ne
141-142’yi ne 146’yı kaldırmıştır, ne de işçilere haklarını vermiştir. Bunların
hiçbiri o anayasada yok. Ama Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 14 milletvekili
çıkarmıştır. 1961’den itibaren birtakım gelişmeler olmuştur. Sinematek de
sinema anlamında varlığını kabul ettirmiştir. Aynı dönemde Ankara Sanat Tiyatrosu
tiyatro alanında birtakım yenilikler yapıyor...
Langlois sinema tarihini Eflatun’un mağara mitosundan
başlatır. Çünkü mağara alegorisinde, biliyorsunuz, mağarada olan insanlar
duvara yansıyan gölgeleri görüyor. Langlois, bununla özgürlük fikri arasında
bir bağ olduğunu, bunun sinema öncesinin ilk örneği olduğunu öne sürer. Sinema
müzesindeki ilk görüntü odur.
Dolayısıyla Sinematek’in 1968’de bütün bütüne büyümesini,
her şeyi sıfırlamasını beklemek doğru bir şey olmaz. Niye bunu başaramadı diye
sormak doğru bir şey olmaz. Geri dönüşü olmayan biçimdeki başarısı, sinema
kültürünü yaymak. Kervan Sineması 600 kişilik bir sinemaydı. Yani öyle kutu
gibi bir yer değildi. Atilla Dorsay’ların ileri sürdüğü gibi 200 kişilik
sosyete mekân falan, yok öyle bir şey. O 600 kişi bulmak bile zaman zaman zor
oluyordu.
Altmışlar ve yetmişlerde fasılalarla Türkiye’de yaşayan
Amerikalı yazar James Baldwin’in Sinematek üye kartı.
Nasıl bir seyirci kitlesi vardı?
Sosyete değildi. Orta sınıf ve öğrenci… Hepsinin siyasi
bilinci yüksek ama… Bunun anlamı ortanın solu… Eski tüfekler, TKP’li hüküm
giymiş insanlar da geliyordu. Potemkin Zırhlısı’nı gösterdiğimiz gece Behice
Boran, Hikmet Kıvılcımlı, Vedat Türkali, Sadun Aren vardı. Bu sanat alanındaki
vurucu güç, birtakım yerlerde sinema kulüpleri kurdu ya da kurdurdu.
Sinemateklerden, yabancı kültür merkezlerinden filmler istedi. 35 mm filmler
patates çuvallarında sırtta taşınıp gönderiliyordu, otobüs terminallerinden alınıyordu...
Onat’ın anlattığı bir şey vardı. Onun kaleminden çıkma gerçek olan bir anekdot
var. Ömer arkadaşımız şu filmi bilmem hangi otobüs yazıhanesine teslim et
diyor. Çocuk gidiyor, ama hemen geri dönmüyor. Çok uzun bir süre sonra dönüyor.
Çuvalı Topkapı’ya yürüyerek götürmüş, masraf olmasın diye! Bu, film izleme
kültürünü yaymakla ilgili. Tek deneme diyebileceğimiz şey, konuştuğumuz Genç
Sinema bir yere kadar geldi. Ondan sonra da zaten sinema zor şartlar altında
çalıştı. Mesela sansür peşini bırakmadı. Yine sık sık anlattığım anı da şu;
Şakir Eczacıbaşı’nın anılarından okuduğumu aktarıyorum: 12 Mart’tan sonra
Selimiye’den sıkıyönetim albayı çağırmış. Ona Sinematek’i kapatacaklarını
söylemiş. O da nedenini sormuş. Tutukladığımız, gözaltına aldığımız bütün
öğrencilerin cebinden Sinematek üyelik kartı çıkıyor, demiş. Sorgulamışlar, bu
kadar insandan bu kart çıkıyorsa herhalde bunun bir nedeni vardır diye. Ama o
kadar! Belki o çocukların siyasi bilinçleri sivrildi. Sinema ve sanat
anlayışları değişti. Ama ondan sonra karşı takım daha başarılı çıktı... Hiç
unutmam, Fransa’da bir dünya kupası seyrediyordum. Kuzey Kore ile Brezilya
arasında oynanan maçın 20’nci dakikasında Kuzey Kore 3-0 galipti, ama maçı
Brezilya 5-3 kazandı. Kim bilir Kuzey Kore hangi taktikle üç tane gol attı.
Fakat diğer takım beş tane gol atarak meseleyi kapattı. Bu iş bir yere kadar
geldi, daha sonra bir yerden farklı bir yere taşınamadığını kabul etmek
zorundayız. Ama o dediğim tarih süreci içinde baktığımızda bugünkü durumu
iyileştirmek için yapılacak şey, artık dağıtım sistemini değiştirmektir. Biz
Sinematek’te örnek olacağız. Aynı zamanda başkalarına diyeceğiz ki, bizim
yaptığımızı siz de yapabilirsiniz! Ne zaman ki sizin sinema kulübünüzde,
Zonguldak’taki film gösterimine elli işçi gelecek, o zaman kazanmış olacağız.